Rüzgârda Savrulan Çocuk


Rüzgârda Savrulan Çocuk - Rüzgârda Savrulan Çocuk

Hayat her türlü dalaveresine rağmen devam ediyor.

Dün bir çocuk gördüm. Kimsin sen? Diye sordum.

  • Rüzgârda savrulan çocuğum! Dedi.

Rüzgâr, rüzgâr, rüzgâr… Hangimizi savurmadı ki acımasızca.

Ne işin var burada? Dedim.

  • Varoluşumu bana sormadılar, dedi. Ekledi nefes almadan. Yolcuyum bu handa, yolum uzun, han karanlık.

Ne yaparsın? Dedim.

  • Bir işim yok benim. Savrulurum rüzgârda, sesimi çıkarmam savurganlığına, korkarım ondan.

Neden korkuyorsun? Dedim.

  • Korkulmaz mı ondan? Dedi. O bir savurmaya başlayınca, ne benim gibi tozu bırakır ne de senin gibi kayayı. O bir savurdu mu, yağmur ters yağar göklerden, çığlıklar düğümlenir boğazlarda, saçlar kaçmaya başlar, başlar saklar kendini.

Peki. Dedim. Haklıydı da. Rüzgâra karşı gelebileni tanımadığım için sustum. Ağzımı bıçak açmadı. Hüzünlendim onun bu haline. Üzerinde eski bir pardösü, altına yeşil kazak giymişti. Kahverengi kadife pantolonu ve siyah rugan ayakkabıları vardı. Pardösü eskiydi de, kazağı, toz kondurmamaya çalıştığı kahverengi kadife pantolonu eski değil miydi? Eskilikten ötedeydi. Rugan pabuçlarının kenarları patlamıştı. Biraz önce yağan yağmurdan, ayakları ıslanmıştı. Her adım atışında çıkan sesten belliydi. Bir yüzü vardı; rüzgârda savrulan çocuğun. Bakarken gözlerim doldu; ağlamak istedi sözlerim. Solgun yüzünün aydınlığı kendini ele veriyordu. Gözleri ışık saçıyordu yavrucağın. Kim bilir hangi rüzgâr savurmuştu onu, bu çıkmaz sokaklara. Yağmur damlacıklar saçlarından damla damla akıyordu. Yanakları kanlanmıştı. Daha gençti yaşı, bu sokaklarda ne işi vardı.

Oğul, rüzgârın sesini bilirsin değil mi? Ruhunu söker atar insanın, boşluklara savurur insanı.

  • Dedi.

Oğul, o sesleri dinleme, ne olursun dinleme. O sesler savurur insanı, çıkmazlara sokar. Hele bir de acın varsa içinde, yüreğin; aman vermez yüreğe, esareti altında söndürür düşlerini. Var oğul, düşlerinin peşinden koş. Rüzgâr savurmasın seni. Dedim.

  • Nereye gideyim? Dedi. Han burası, ben de bir yolcu. Hancı atmadıktan sonra nasıl gideyim? Nereye gideyim? Dedi.

Gidecek yerin mi yok oğul? Dedim.

  • Ben yağmurların altında buldum kendimi. Daha el kadardım, ıslanmaya başlayınca. Yağmurlara yağmur katıyordum sessiz çığlığımda. Gözlerimden kristaller düşüyordu, billurlaşan damlalara. Dert ortağı, yol yoldaşı olmak için sözlendik. O günden sonra ne ben gidebildim bir yere, ne de o beni bıraktı ellere. Kimsem yok benim. Gözlerimi açtığımda ellerimi tutan kimseler yoktu. Yalnızlığın ortasına atılmış bir bedenim ben. Kimim, kimsem olsaydı, bu berduş hanın yolcusu olur muydum? Sıcak bir evim, bir annem, bir babam, kardeşimin olmasını istemez miyim sanıyorsun? Rüzgâr babam oldu benim, savurdu durdu. Kimi zaman gözyaşlarım oldu. Yağmur, benim gözü yaşlı annem. Babam ne zaman ona bağırsa, o ağlar. Dayanamaz yüreği. Bazen kavga ederler. Onların bağrışmalarını duyunca bende korkuyorum. Gözlerimden akıyor yaşlarım.

Oğul, benimle gelir misin? Dedim.

  • Gelemem dedi. Nasıl bırakırım gözü yaşlı annemi? Ara sıra kızsa da nasıl bırakırım baba mı? Geçen hafta buralardan uzak bir yerde gördüm. Küçük bir çocuk ağlıyordu. Gözyaşları sel olup akıyordu. Çığlıkları boğazında düğümleniyordu. Neden ağladığını merak ettim. Elleri birinin tutması için yalvarırcasına uzatıyordu. Ellerini uzattığı yöne baktım. Bir kadın gördüm. O da dayanamamıştı. Koşar adım geliyordu oğlunun yanına. Annesi ellerini tutup onu bağrına bastığında ağlaması geçti. Sustu. Kızaran gözlerini kapattı ve annesinin yumuşacık bağrına yasladı başını. Olsun. Benim annem beni bağrına basmıyor, koynuma usulca doluşuyor ama olsun. O,benim annem. Nasıl bırakayım onu? Sıcaklığını hissedemesem de, ellerini tutup öpemesem de o benim annem. Bu olaydan bir gün sonra buraya yarım gün uzakta bir kasaba da bir baba oğul gördüm. Oğlu, babasının yanında yürüyordu. Babası ellerini saçlarına atmış okşuyordu. Çocuğun gözleri pırıl pırıldı. Biraz izledim. Sonra çocuk düştü. Dizi çizilmiş, kızarmıştı. Babası hemen ovalamaya başladı, oğlunun bacağını. Çocuk ağlamaklı oldu, sonra babasının elinden tutup ayağa kalktı. Benim babam hiç saçlarımı öylesi şefkatli okşamadı. Hep saçlarımı birbirine kattı. Bazen babamın aceleciliği yüzünden düşüyorum. Ama babam hiç ben düşünce, acıyan yerimi ovalamadı. Gözyaşlarımı silmedi hiç. Elini uzatıp ayağa kaldırmadı. O da olsun. Yine de babam, o benim babam. Dedi.

Gözlerim doldu. Yaşlanan gözyaşlarımı saklamaya çalışıyordum.

  • Ne oldu? Dedi.

Yok, bir şey, baban biraz önce gözüme üfledi! Dedim.

Ağladım. Çocuğun anlattığı her şey doğruydu. Çocukluğum geldi gözlerimin önüne. Annem, beni doğururken masa da kalmıştı. Öyle demişti babam. Babam bundan beni sorumlu tutuyordu. Diğer çocukların babalarının yaptığı gibi, ellerimi tutup beni gezdirmezdi. Bir derdim olduğu zaman beni dinlemez, halana söyle derdi. Kaç gece sabahlara kadar ağlamıştım; annemin olmayışına. Başımı omzuna yaslayabileceğim bir annemin olmayışı, kâbustu benim için. Bir gün gizlice babamın çekmecesini karıştırdığımda görmüştüm onu. Sarı saçları vardı. Gözleri alev alevdi. Teni pamuk tarlalarını andırıyordu. Ne de güzel kadındı annem. O resmi alıp, koynum da saklamaya başlamıştım. Korkuyordum; babam onu görünce benden alır diye. Her gece resmine sarılırdım. En soğuk geceler bile üşütmezdi beni; annem ısıtıyordu küçücük yüreğimi. Arasıra kızsam da içimden babama, onu suçlayamıyordum. O, babamdı. Yağmurlu gecelerde korkumdan yatakların altlarına girip ağladığımı duyduğu halde beni teselli etmeye gelmese de, o benim babam. Anneme de kızamadım hiç. Nasıl kızabilirdim ki? Beni hayata katabilmek için vermişti canını. Şimdi yanımda olsa, ellerini tutsam, öpsem, koklasam, yumuşacık göğsüne başımı koyup, saatlerce susmadan anlatsam her şeyi… Anne! Diyebilsem. Elma yanaklarını öpüp koklasam çok mu olurdu? Ah, ah…

Suçlu ben miyim? Diye çok sordum kendime. Kendimi suçlu görsem; yerden yüksekte, başımda bekleyen annem üzülürdü. İster miydi hiç oğlunun üzülmesini? Nasıl dayanırdı yüreği, oğlunun acısına. Bu çocuğun neler hissettiğini, neler yaşadığını, hangi boşluklarda en uçlarda savrulduğunu benim kadar iyi kimse bilemezdi sanırım.

Oğul, gel seni bizim eve götüreyim. Islanan elbiselerini değiştirelim. Ayakların çamur içinde, hasta olmadan gel birlikte yemek yiyelim. Bol, bol konuşalım seninle… Dedim.

Üstüne başına baktı. Sonra gözünü semaya dikti. Birkaç dakika böyle geçti. Sonra annelerinden oyun oynamak için izin alan çocuklar gibi yüzünü bir sevinç kapladı.

  • Dedi.

Elinden tuttum. Bütün gün yağmurun altında sırılsıklam olmasına, rüzgârın altında savrulmasına rağmen elleri sıcacıktı. Yürürken sürekli, gökyüzüne bakıyor, gülüyor, sonra bana bakıp, tekrar yere bakıyordu. Sanki annesinin gözyaşları avucuna dolmuştu; avucu nefes alırken elimi mutluluğun buğusunun sardığını hissedebiliyordum.

Yol boyunca hiç konuşmadan yürüdük. Evin kapısına geldiğimizde, gözleri, yanardağ ağzından etrafa saçılan lavların kızıllığının gökyüzüne saçtığı ışığı yansıtıyordu. Birkaç saniye kapıda bekledi. Merakla içeriyi süzdü. Birkaç dakika bekledikten sonra, derin bir nefes alarak içeri girdi.

Hemen yukarı kata çıkıp, saklı kentimin anahtarını cebimden çıkardım. İçeriyi ağır bir hüzün kokuyordu. Yatağın üzerindeki elbiselerden birini aldım. Gardırobun kapağını açıp, aşağıda duran bir çift ayakkabıyı çıkardım. Üzerindeki tozu elimle sildikten sonra çekmeceden bir çift çorap alıp aşağıya indim.

Aşağıya indiğimde bütün ürkekliğiyle salonda duruyordu. Oturmamıştı bile…

  • Otursana! Neden oturmuyorsun?
  • Üzerimde nemin gözyaşları var. Etrafa sıçrar…

Bu yaşta bir çocuktan duymaya hiç alışık olmadığım sözlerden birini daha duydum. Elinden tutup, salondaki kütüphanenin karşısındaki koltuğa oturttum. Elbiseleri verip, yemek hazırlamak için mutfağa gittim.

Yemeği hazırlayıp salona döndüğümde, üzeri pırıl pırıl olmuş, karanlık yüzünde inci tanesini andıran gözleri boncuk boncuk parlayan bu çocuğu görünce, biraz önce ellerimi saran buğunun gözlerime geldiğini anladım. Yemek yemeden önce elini yüzünü yıkaması için lavaboyu gösterdim. Çocuk elini yüzünü yıkarken bende masayı hazırladım ve beklemeye başladım. Çok geçmeden gülen gözleriyle salona gelen çocuk, hiçbir söz söylemeden kütüphaneye gitti. Raflardan birinden bir şeyler aldı. Aldığı bir resimdi. El işçiliğiyle kenarları süslenmiş ahşap çerçeveyi eline alarak

  • Kim bu çocuk? Dedi.

Tek kelime söyleyemeden, öylece ona baktım. Çocuğun annesi gözlerimdeki buğuyu kandırıp onu yerinden geçmiş ve kederine beni ortak etmişti. Kristal taneleri hüzünle birlikte avuçlarıma, oradan da yere dökülürken, başımı öne eğdim ve öylece daldım: Rüzgârın savurup götürdüklerine…

21 Görüntüler